Adının hakkını veren, insanın hem yaşadığı toplumla hem de kendi içindeki tutarsızlıklarla hesaplaşmasını anlatan bir roman. Doksanlı yılların sonundaki o politik ve toplumsal atmosferi arka plana alırken aslında değiştiğini sanan ama aynı döngülerin içinde debelenip duran insanlara bakıyor. En çok hoşuma giden şeylerden biri, kahramanın dünyaya karşı duyduğu öfkenin yanında kendisine karşı da acımasız olabilmesiydi. Bir yere ait olmak, bir şeye inanmak istiyor ama neye tutunmaya çalışsa elinde kalıyor. Bazen derinlikten bile yorulup sıradanlığa, hatta kendi deyimiyle “vasata” sığınmak istemesi bana oldukça gerçek geldi. Çünkü insan sürekli sorgulamaktan da yorulabiliyor. Barış İnce'nin dili yer yer sert, sivri ve rahatsız edici. Zaten romanın derdi de okuru rahat ettirmek değil gibi. Siyasete, topluma, beyaz yakalı dünyasına, değişim yanılsamasına ve insanın kendi çelişkilerine dokunmadan geçmiyor.