Romanda, Osmanlı’nın gerileme döneminde devletin geleceğini öngörmek ve olası tehlikeleri önceden fark etmek amacıyla kurulan Tabir Sarayı’nda, yani bir tür rüya bakanlığında çalışan Mark-Alem’in yaşadıklarını okuyoruz. Köprülü ailesinin bir ferdi olan, sessiz ve içine kapanık bir karakterken bu tuhaf kurumda çalışmaya başlamasıyla giderek çevresinden ve hayattan uzaklaşıyor. Rüyaların toplandığı, sınıflandırıldığı ve yorumlandığı bu yerde Mark-Alem’in seçtiği ancak anlamlandıramadığı bir rüyanın “Ana Rüya” olarak belirlenmesiyle olaylar bambaşka bir yöne evriliyor. Rüyadaki semboller devlet tarafından farklı biçimlerde yorumlanıyor ve sonuçları oldukça ağır oluyor. Köprülü ailesinin hedef hâline gelmesi, Vezir’in evinin basılması ve Kurt’un beklenmedik şekilde idam edilmesi, rüyaların aslında nasıl bir korku ve denetim aracına dönüşebileceğini gösteriyor.