Sabahın Üçü
Sabahın Üçü

Kitapyurdu Fiyatı: 129,25TL

46Yorum
öykü çok naif, çok sahici...
“İlk tedaviden sonra içine yuvarlandığım derin bunalım günden güne yok oldu. Futbol oynamak ve gazoz içmek dahil eskiden yaptığım her şeyi yapmaya başladım. Baika bir deyişle onlardan çok farklı olmak istememe rağmen yaşıtlarımın arasına karıştım. Bu bütün ergenlerin mustarip olduğu bir tür şizofrenidir. Farklı olmayı hayal ederken aynı olmak için ellerinden geleni yaparlar.” İnsanın bazı kitaplara “ah canımın içi” diye sarılası geliyor, İtalyan yazar Gianrico Carofiglio’nun, adını bir Scott Fitzgerald cümlesinden (“Ruhun gerçekten karanlıklar içine düştüğü gecede saat daima sabahın üçüdür”) alan romanı Sabahın Üçü de onlardan biri. Son derece iddiasız, sakin, olaysız bir kitap - zaten tam da bu nedenle çok güzel ve bu sayede insanın kalbini okşuyor. Annesi ve babası kendisi küçükken boşandığından çok da yakın olmadığı babası ile sağlık sebeplerinden ötürü Marsilya’da uyumadan 2 gece geçirmesi gereken bir genç adam Antonio. Bu 2 gece boyunca babasıyla şehirde avare dolaşıyor ve o güne dek kuramadıkları bir bağ kuruyor baba-oğul. Sanıyorum pek çok insanın anne-babasıyla ilişkisinde bir paradigmanın kaydığı bir an vardır, iki yetişkin gibi yapılan ilk sohbet, ebeveynin anne/baba olarak değil, insan olarak göründüğü, kendini açtığı ilk an. Kim ne kadar hatırlar bilinmez ama hissi bâki kalır insanda. Antonio ve babasının tam olarak bu yolculuğuna eşlik ediyoruz biz de kitap boyunca. Bilmedikleri, tanımadıkları bir şehirde, sorumluluklarından uzakta; şehirle beraber birbirlerini keşfedişlerinin öyküsü. Antonio’nun ağzından dinlediğimiz öykü çok naif, çok sahici. Babasının kırılganlıklarını görüşü, kırılgan olmasının güven vericiliğinden bir şey eksiltmeyişini fark edişi, bir yetişkine şefkat duyulabileceğini öğrenmesi (ki o bilgi insanın büyüdüğünü anladığı anlardan birinin de habercisidir bence), şehrin tekinsizliği ve Antonio’nun hastalığının belirsizliğinin yarattığı huzursuzlukta birbirlerine başka türlü tutunmaları... Çok güzel, çok. Yazarın akışkan, sakin dilini ayrı, öyküyü ayrı, aralara serpiştirdiği minik bilgelik kırıntılarını ayrı sevdim. Eren Cendey çevirisi her zamanki gibi tertemiz. Okuyun. Hatta babalarınıza da okutun!
dinlediğimiz öykü çok naif, çok sahici...
“İlk tedaviden sonra içine yuvarlandığım derin bunalım günden güne yok oldu. Futbol oynamak ve gazoz içmek dahil eskiden yaptığım her şeyi yapmaya başladım. Baika bir deyişle onlardan çok farklı olmak istememe rağmen yaşıtlarımın arasına karıştım. Bu bütün ergenlerin mustarip olduğu bir tür şizofrenidir. Farklı olmayı hayal ederken aynı olmak için ellerinden geleni yaparlar.” İnsanın bazı kitaplara “ah canımın içi” diye sarılası geliyor, İtalyan yazar Gianrico Carofiglio’nun, adını bir Scott Fitzgerald cümlesinden (“Ruhun gerçekten karanlıklar içine düştüğü gecede saat daima sabahın üçüdür”) alan romanı Sabahın Üçü de onlardan biri. Son derece iddiasız, sakin, olaysız bir kitap - zaten tam da bu nedenle çok güzel ve bu sayede insanın kalbini okşuyor. Annesi ve babası kendisi küçükken boşandığından çok da yakın olmadığı babası ile sağlık sebeplerinden ötürü Marsilya’da uyumadan 2 gece geçirmesi gereken bir genç adam Antonio. Bu 2 gece boyunca babasıyla şehirde avare dolaşıyor ve o güne dek kuramadıkları bir bağ kuruyor baba-oğul. Sanıyorum pek çok insanın anne-babasıyla ilişkisinde bir paradigmanın kaydığı bir an vardır, iki yetişkin gibi yapılan ilk sohbet, ebeveynin anne/baba olarak değil, insan olarak göründüğü, kendini açtığı ilk an. Kim ne kadar hatırlar bilinmez ama hissi bâki kalır insanda. Antonio ve babasının tam olarak bu yolculuğuna eşlik ediyoruz biz de kitap boyunca. Bilmedikleri, tanımadıkları bir şehirde, sorumluluklarından uzakta; şehirle beraber birbirlerini keşfedişlerinin öyküsü. Antonio’nun ağzından dinlediğimiz öykü çok naif, çok sahici. Babasının kırılganlıklarını görüşü, kırılgan olmasının güven vericiliğinden bir şey eksiltmeyişini fark edişi, bir yetişkine şefkat duyulabileceğini öğrenmesi (ki o bilgi insanın büyüdüğünü anladığı anlardan birinin de habercisidir bence), şehrin tekinsizliği ve Antonio’nun hastalığının belirsizliğinin yarattığı huzursuzlukta birbirlerine başka türlü tutunmaları... Çok güzel, çok. Yazarın akışkan, sakin dilini ayrı, öyküyü ayrı, aralara serpiştirdiği minik bilgelik kırıntılarını ayrı sevdim. Eren Cendey çevirisi her zamanki gibi tertemiz. Okuyun. Hatta babalarınıza da okutun!
Bazı kitaplar bir hikâye anlatmaktan çok, sanki bize ait olmayan bir hatırayı omuzlarımıza bırakır. Sabahın Üçü tam olarak böyle bir kitaptı benim için. Marsilya’da geçen iki uykusuz gece boyunca bir baba ile oğul; sokaklarda, barlarda, eski suskunlukların içinde dolaşıyor. Başlangıçta yalnızca tıbbi bir zorunluluk gibi duran bu yolculuk, zamanla yıllardır ertelenmiş bir yüzleşmeye dönüşüyor. Gianrico Carofiglio abartılı duygulardan özellikle kaçınıyor. Büyük hesaplaşmalar ya da dramatik kırılmalar yok burada. Her şey çok sessiz, çok kontrollü ilerliyor; tıpkı gece üçte uzaktan gelen bir caz melodisi gibi. Belki de bu yüzden fazlasıyla gerçek hissettiriyor. Çünkü bazı ilişkiler büyük cümlelerle değil, aynı yorgunluğu paylaşınca, savunmalar düşünce ve nihayet birbirini gerçekten görünce değişiyor. Kısacık ama bittikten sonra bile insanın içinde uzun süre kalan, melankolik ve zarif bir roman. Kesinlikle okuyunuz efendim...
Kitap hakkında ne düşündüğümü bilmiyorum açıkçası. Güzel gibi ama bayıldım diyemiyorum kötü de diyemem, hızlı okunuyor, merak ettiriyor ve baba oğul arasında soğuk olan ilişkiyi belki sıcak diyebileceğimiz bir hale getirmeleri anlatılıyor. Antonio hastalanıyor ve epilepsi deniyor. Ardından Marsilyada doktor bulup muayene oluyor. 3 yıl sonra kontrol için tekrar gelmeleri gerekiyor. Muayene günü son bir test kalıyor ve o test için iki güne ihtiyaçları var. Bu iki gün de hiç uyumaması gerekiyor ana karakterin. İki gün boyunca babasıyla beraber birçok deneyim yaşıyorlar her anlamda. Aralarındaki bazı sohbetleri sevdim. Saatler geçtikçe baba oğul arasındaki sıcaklığı biraz olsun hissetmek de güzeldi. Genel olarak beklentimin altında kaldı.
çok hızlı okunan bir baba oğul hikayesi. beraber denize girmeye gittikleri yerler, yeni tanıştıkları insanlar, yaşadıkları macera çok güzeldi. sonu hüzünlüydü. iyi okumalar
Bir günde okuyabileceğiniz, sıcak bir baba oğul hikayesi
cerezlik hemen bi günde okuyabileceginiz cok güzel bi kitap duygusal olarak beni cok etkiledi baba oğul arasında derinlesen o bagı okuyoruz
Yormadan ve sıkmadan bir hikaye nasıl anlatılırsa öyle güzeldi. Akıcı bir dil ve hikayesi var. Antonio'nun babasıyla arasındaki ilişkinin yapılanması çok hassas bir şekilde aktarılmış. Okumak isteyenlere tavsiyemdir.
çok güzel bir anlatım ve çok güzel bir çeviri. 3 günde bitirip çok etkilendim. en sevdiğim kitaplar arasında yerini aldı. çok keyif aldım okumaktan
Eric ve Luca’nın Roma sokaklarında geçirdikleri o uzun geceyi okurken, aslında hikayenin bir baba-oğul ilişkisinden çok daha fazlasını anlatiyor. Aralarındaki mesafeyi, söylenemeyenleri ve birbirlerini geç de olsa anlamaya çalışmalarını sevdim; özellikle gecenin sessizliği içinde yapılan sohbetler bana oldukça gerçek geldi. Büyük olaylarla değil, küçük anlar ve duygularla ilerleyen bir kitap olduğu için herkese hitap etmeyebilir ama ben aile ilişkileri, yalnızlık ve geçmişle hesaplaşma üzerine sakin konulari sevenlere öneririm.
Bir baba oğulun yıllar sonra tanisması üzerine kurulu kitap inanılmaz derecede sakin,etkileyici,keyifli bir üslupla yazılmış.Sonu hiç beklemediğim şekilde bitti gözümde yaşlarla...
İtalyan yazar Gianrico Carofiglio’nun Baba-oğul ilişkisini ve büyüme sancılarını geceyle harmanlayan, son derece zarif ve duygusal romanı. Epilepsi hastası genç Antonio ve onunla yıllardır mesafeli bir ilişkisi olan babasının, tedavi amacıyla Marsilya’da geçirmek zorunda kaldıkları uykusuz iki günü ve üç geceyi anlatıyor. Doktorların "iki gün boyunca hiç uyumayacak" talimatı üzerine şehri gece boyunca turlayan ikili, kelimenin tam anlamıyla zamanın ve mekanın dışına çıkıyor. O uykusuzluk halinin getirdiği yarı trans durumunda, yıllardır biriken kırgınlıklar, söylenmemiş sözler ve bastırılmış hayaller yavaşça su yüzüne çıkıyor. Yazarın o sakin, telaşsız ve felsefi dili hikayeyi hiç ajite etmeden tam kalpten vurmayı başarıyor. Gece yürüyüşlerinin atmosferi, Marsilya'nın sokakları ve iki insanın birbirini yeniden keşfetme süreci insanı yumuşacık bir melankoliyle sarıyor.
Keyifle okuyabileceğiniz bir baba oğul hikayesi. İnsanların birbirini anlaması için birlikte zaman geçirmeleri ne kadar da önemli. Tanıdığınızı düşündüğünüz ebeveynlerinizi bile tanımıyorsunuzdur belki de.
Sıcak güzel bir hikaye. Anne babanın çocukların hayatındaki yerini anlatması açısından güzel ancak çok dolu dolu bir kitap değil.
Baba ile oğul ilişkisini çok güzel yorumlamış
İnsanı dinlendiren bir anlatım. konu ilgi çekici olmasa bile insan okurken sıkılmıyor. Baba ve oğulun birbirini yeniden tanıması insanda tarifsiz bir güzel his bırakıyor. yolculuklar birini tanımak için gerçekten de ideal bir yöntem sanırım.
Güzeldi insanı yoran bir kitap değildi. Fakat konu daha derinleşse verilmek istenen baba-cocuk-aile ilişkisi okuyucu tarafindan daha da icsellestirilirdi diye düşünüyorum.
Çok rahat bir şekilde okunabilecek bir kitap.
Okuması gayet kolay, akıcı ve keyifli bir kitap. Aile içinde anne ve babanın arasında yaşananları sadece iki kişi yaşıyormuş gibi hisseden ebeveynlerin aslında hic de öyle olmadığını asıl etkilenenin çocuklar olduğunu iyi bir dille anlatan bir kitap.
okurken bir şeyler olacak beklentisinden çok olanın farkına varıyorsun. okuması hafif bir kitap.